YAYLADA YAŞAM
Yazar Mustafa YILMAZ   
Monday, 29 October 2007
Yaylada sabah saatin dördü civarı. Pösehmetgilin Bayram dede bismillah çekerek oturağına kalktı. Karanlıkta başucunda dürülü keçe pantulunu aldı ve oturduğu yerden giydi. Aynı yerden keçe kuşağını aldı beline iyice doladı. Abdest almak için yün çoraplarını çıkardı. Bayram dede çorapları giyinik yatardı. �Ehmeeet� diye hışdandı. Sese odanın diğer köşesinde yatan oğlu ve gelini üssehet kalktılar. Gelini Hanife cemberini başına doladı, el yordamı ile davulbazdaki idare lambasını kirpitle yaktı, odanın içi ağardı. Bu arada bayram dede sütlükteki bocuttan abdestini almıştı. Hanife gelin gaynatasına peşkiri uzattı. Bayram dede kurulandıktan sonra duvardaki eskeride asılı duran pöstüyü yere serdi ve namaza durdu.


Hanife gelin abdest alırken, Ahmet köçüye çıktı. Merdimenin altından bi gucak odun getirdi. Hava soğumuş, dışarıya krağı düşmüştü.
--�Henife kirpit nerde?� diye sordu Ahmet.
--�Deyha� diyerek eliyle gösterdi kirpiti Hanife.
Ahmet sobayı yakarken Hanife de namazını kılmaya başladı. Hanife namazını bitirdiğinde Ahmet hâla sobayı tutuşturmakla uğraşıyordu. Hanife gelin elini böğrüne koydu, biraz gözettikten sonra,
--�A emsüz bi sobıyı yakamadın� dedi şaka yollu.
Ahmet hokurdana hokurdana helâya gitti. Hanife gelin Sobanın başına oturdu. Odunları yerleştirirken sobanın üstündeki çaydanlık zıngıl zıngıl ediyordu. Zıngıldamanın sesine evin oğlu Mustafa uyandı.

Bayram dede tekkesini giymiş, dolağını dolarken torunu Mustafanın uyandığını gördü. Mustafa yatakda debildenip duruyordu. Gülerek,
--�Mıstafa uyandınmı üree� diye ünnedi.
--�Hee� diye cevapladı dedesini Mustafa... Mustafanın endi günden beri dişi ağrıyordu. Avurdu şişmişti. Pek neşesi yoktu.
-- �Dede gânimin arka tekerinden birisi yarıldı� diye söylendi dedesine.
--�Bürgün köye gidiyince yaparuz� dedi Bayram dede.
--�Ya dede ben böğün istiyon, böğün binecin� diyerek çıkıştı dedesine.. Namazını bitirip âmin diyen babası Ahmet, yan gözüyle Mustafaya bakarak,
--�Şırıkma� diye azarladı.

Bayram dede kapıyı araladı, dışarıya baktı. Soba da iyice yandığından evin içi sıklat olmuştu. Köçüde hava iyice ağarmıştı. Evin arnacındaki avlaların üzerindeki krağı güneşten parlıyordu. Çatal çörtenin sesi evin içine kadar geliyordu. Hanife gelin bu sabah höşmerimin yanında kümpirde kızartmıştı. Dün pişirdiği bazımaçlarıda sobanın üstünde ısıtıyordu. Kızları uyarmak için ünnedi.
--�Hemide, Zeher, Sevim hadi kalkın hadi, çay içecüz�. Yataklar kalkacak, ortaya sofra kurulacaktı artık.
--�Hemide gızım şu güyleğinen ıpruğu çörtenden doldur gel, bulaşık yıkıyacak su kalmadı evde, biraz tedik ol� dedi Hanife gelin.
Hamide su doldurmaya çıktıktan sonra sofra kuruldu. Sobanın üzerinde fokurdayan çaydanlığa uzanan Hanife gelin, elini değmesiyle çekmesi bir oldu. Çaydanlığın sapı çok kızmıştı. Yerden bir pala buldu. Pala ile çaydanlığın sapından tutarak sofraya indirdi.

--�Henife gelin gıyy� diye birisi ünnedi köçüden.
--�Geeel çay içiyoz� diye çığırdı Ahmet.
Gelen Meryem gocanaydı. Merdimenlerden çıktı. Hanayda oturdu. Aralık duran kapıdan başını sokarak;
--�Selemleliyküm afiyet olsun� dedi.
--�Hoşgeldin, gel çay içelim� dedi Hanife gelin.
Meryem gocana ;
--�Biz şindi içdük, çamaşur yıkamıya sıvatlığa gidecin, Tokacı istemeye geldiydim� dedi.
Hanife gelin;
--�Hurda dur veriyin� dedi ve yüklüğün altında duran tokacı aldı Meryem gocanaya verdi.
--�Gıyy bizim gara düğe dün aşam gelmedi. Şabanınan tee nelleri dolanduk. Dörtgaplı, Depegölcük, Erkeç yatağı, İmam öldüren heryeri araduk.
--�Şişegalmıyasıca Hacıosmangilin dama girmişde yatagomuş� diyerek başından geçen bir havadisi anlattı Meryem gocana tedik tedik.
--�Hadi Allahaısmarladuk� dedi ve seyirdip gitti.

*****

Güneş iyicene yükselmiş çimenlerin üstündeki krağı, çiğ tanelerine dönüşmüştü. Odunların kenarlarında bulunan gicirgenlerin üzerindeki heyce su tanecikleri güneş ışıklarından elmas gibi parlıyordu. Çörtenin üst tarafındaki yeşillikte beş altı tane gök çiğdem çıkmıştı. Ağıldaki here bızalar oyanaşıyordu. Pösehmetgilin Bayram dede poyunduruğu almak için tokutmaları indirdiğinde bızalar dama kaçıştılar. Bayram dede öküzleri koşmak için ağıldan poyunduruğu ve öğrendeyi aldı. Tokutmaları tekrar yerine koydu. Alabacak ve tokur öküz evin böğründe yatıyordu. Tokur öküzün boynuzları çok kısaydı. Buna rağmen cesur bir öküzdü. Çoğu zaman boynuzlu öküzleri kakışta yenerdi. Öbürünün arka bacakları ala idi. Bundan kelli alabacak koymuştu ismini Bayram dede. Öküzler Bayram dedeyi poyunduruk ile görünce üssehet kalktılar. Önce tokur öküzü koştu. Zevlesini taktı. Sonra da alabacağı koştu. Öküzlerle birlikte evin ardına gittiler. Öküz arabası buradaydı. Öğrendeyi yere bıraktı. Özeği ön dingilden çıkardı. Çekimi çevirdi, kucakladı, kaldırdı ve poyunduruğa geçirdi. Öküzlerin yularlarından tutarak arabanın yönünü çevirdi. Yularları poyunduruğa astı, çekime bindi. Öğrendeyi alabacak öküze dürttü;
--�Gâh� dedi.

Gazansuluğa doğru döndüklerinde Kepişlerin Garip Zeki dede ile karşılaştılar.
--�Ullar olsun Bayram neriye gidiyon?�
--�Kösoğlu gayasının altında iki devrük gördüm endi gün. Unnarı sıyurguynan yola indürecin� dedi Bayram dede.
--�Bizim gelin dün sığır güderken Garaderenin arnacında bi ayağı guru görmüş bende una bakacın�
--�Urıya gidiyon� dedi Garip Zeki dede.
Yaylada herkes kış odunu hazırlıkarı telaşı içindeydi. Kışın ıccacık soba başlarında koyu sohbetler yapılacaktı.
Bayram dede ile Garip Zeki dede konuşa konuşa Karadereye doğru gittiler.

Hanife gelin sütlükte, sabah çayından kalan bulaşıkları yıkamakla meşguldü o sıralar. Bir ara çöktüğü yerden sağına soluna bakınmaya başladı.
--�Ana ne arıyon?� diye sordu Hamide.
--�Sürgücü bulamadım gızım. Gördünmü?�
--�Yoo görmedim ana� dedi ve tentenesini örmeye devam etti Hamide.
Eski bir çaput ile sobanın etrafındaki muşambayı temizleyen Seher sürgücü gördü, aldı ve anasına uzattı,
--�Meh� dedi ve sonra,
--�Ana bobam neriye gitti?�diye sordu Seher.
--�Tomruk gamyonuyla Cumayerine gitti. Urdan Bolu�ya gidecek, Alamanyıya yazılacıymış� dedi Hanife gelin.
--�Ne zaman dönecek?� diye yine sordu Seher.
--�Bugün Bolubazarııı�� kısaca düşündükten sonra;
--�Çağa günü gelü herhal� diyerek cevapladı Seheri
. Ahmet, Bayram dededen önce çıkmıştı evden. Tomruk kamyonunun sesini duyar duymaz �Allahaısmarladuk� deyip yola seyirtmişti. Gayrı köyde geçim zordu. Davarı satmışlardı. Ankara�ya çalışmaya gitmiş, ustalığı olmadığı için az yevmiye vermişlerdi. Rençberliği de pek beceremiyordu. İyi tırpan kullanamazdı. Komşu köylerden Almanya�ya gidenler olmuş, bol para getirmişler, diye duymuştu.

Mustafa çay içtikten sonra gânisini tırıya tırıya Tekkelilerin İlyas dedeye götürdü. Bürgüne kadar sabredememişti. İlyas dede usta bir adamdı. Marangozdu. Çocukları severdi.
--�Yaruk tekerlek nerede Mıstafa oğlum? diye sordu.
--�Köçüde menemme� dedi Mustafa.
--�Hadi bul getir.� Dedi İlyas dede.
Mustafa seyirtti. Yaruk tekerleği üç parça halinde getirdi ve İlyas dedeye uzattı,
--�Meh�.
İlyas dede eski bir yağ tenekesini keser ile uzunlamasına, tekerlek enliliğinde düzgünce kesti. Parçaları birleştirdi. Tenekeyi parçaların dışından doğru doladı. Önlüğünden çıkardığı küçük mıhları itinayla doladığı tenekenin dışından çaktı. Tekerleği yan yatırdı. Altı tane mıhın tepesini keserle kopardı. Her iki uçlarından birazcık büktü. Bunları yarık yerleri birleştirecek şekilde üstten ve alttan çaktı. Eliyle büktü, burgaladı, kontrol etti. Sağlam olduğuna kanaat getirdikten sonra tekerleği dingile taktı. Eliyle hızlıca bir çevirdi.
--�Tamam. Eskisinden sağlam oldu Mıstafa, genede düzgün gullan, daşlara çıkma� diye tembihledi.
Mustafanın gözleri çakmak çakmak oldu. Çok sevindi. Hemen İlyas dedenin elini öptü ve,
--�Sağol dede� dedi.
Gâniyi dingiline taktığı ipinden fırıldak gibi çevirdi, tangır tungur Çarşağa doğru seyirdip gitti.

*****

KARADERE Bayram dede devrikleri odun istifi yaptığı karadere yolunun kenarına indirdi. Odun kağıdı verildiği zaman, buradaki odunları köye götürecekti. Öküzleri dinlendirmek için poyunduruktan çıkardı. Yularlarından birini çekime, diğerini de tekerleğin epsütüne bağladı. Gelirken ön dingile bağladığı haraldaki otu ikisine paylaştırdı.

Az ilerideki eski ev yerine doğru yürüdü. Temel taşlarından birisine oturdu. Yeleğinin cebinden �ikinci� sigarasını çıkardı. Bir sigara yaktı. Dumanını üflerken gözü Kösoğlu kayasına ilişti. Derin bir iç çekti. Kalın kaşlarının altında gizlediği ela gözleri buğulandı.

Ahhh Karadere�Üç tarafı, uçları bulutlara değen çam ormanları ile örtülü dağlar ile çevrilmiş küçücük bir çayırlık. Çimenleri güneş ışığı olmasa bile parlıyor. Kenarından Karadere suyu şırıl şırıl akıyordu. Dört bir tarafı asırlık çam ve küyner ağaçlarıyla çevriliydi. Doğusunda Karatepe, güneyinde Yeniyayla ve Çukurçayır, batısında İmamöldüren dağları vardı. Güneyinde şimdiki yaylaları Çukurca.

Bayram dede büyüklerinden duymuştu. Ataları bu civarlara geldiklerinde ilkin burasını yurt tutmuşlardı. Güvenli bir yerdi. Öyle büyük ve geniş ağaçlar varmıştı ki buralarda, güneş ışığı yere değmezmiş. Şimdiki Dörtdivan civarındaki geniş otlaklarda bulunan tekfurlara akınlar düzenleyen ataları buralarda toplanırmış. Kadınları ve çocukları buralarda emniyette olurmuş. En son kös, Kösoğlu kayasında çalınırmış.

Dörtdivan ovasında köy kurup yerleşik hayata geçtiklerinde bile ilk yurtlarını terk etmemişlerdi. Ataları ilk zamanlarda kışlaklarını hep Karadere de yapmışlardı.

Ta ki, akıncı beylerinin yerini devşirme ve şımarık beyler alana kadar. Bolu beyi gelene gidene ziyafet verebilmek için bir yıl içinde davarlarının yarısını almıştı. Vergi adına alınan bu haraçlardan bıkmışlardı. Atalarından Kör Yusuf�un oğlu Ruşen etrafında topladığı birkaç yiğitle kılıç kuşanıp dağa çıkmışlardı. Daha sonraları Köroğlu namıyla anılan bu yiğit, Bolu beyinin adamlarının yolunu keser, yaylalardan topladıkları davarları ellerinden kılıç zoruyla alıp dağlara geri götürürdü.

Bir gün Bolu beyinin adamları Kastamonu�dan gelen zaptiye birlikleriyle beraber Köroğlunu yakalamak için Karadereye kadar gelmişler. Evleri yakıp yıkmışlar. Köyden bir-iki kişide üçer akçeye bu hain işe karışmışlardı. Bu olaydan sonra atalarının çoğu kışlak yapmayı bırakmıştı. Çok azı aşağı yaylayı kışlak yeri olarak seçmişti. Çukurcaya ev yapmadan birkaç sene öncesine kadar iki ay kadar burada kalırlardı. Eski evler kadar olmasa da küçük küçük evler yapmışlardı.

Çocukluğu, gençliği hep buralarda geçmişti. Ayağını basmadığı yer yoktu buralarda. Kuzu, oğlak kovalamıştı, davar gütmüş, kaval çalmış, at binmişti, aşık oynamıştı. Kardeşleri ile birlikte Kösoğlu kayasına çıkarlar, burada saklambaç oynarlardı. Türkü söylerler, Köroğlu�nun beyitlerini okurlardı. Kösoğlu kayasının tam arnacında olan, şimdilerde çam ağaçlarıyla örtülerek zaman içinde kaybolan İmamöldüren kayasından sesleri yankılanırdı. Tam dört kez, yakından uzağa doğru.

�Benden selam olsun Bolu beyine,
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.
Ok gıcırtısından, Kalkan sesinden,
Dağlar seda verip seslenmelidir.�

*****

Yakındaki çam ağacından bir kuzumeleğin çat diye yere düşmesi, Bayram dedeyi derin düşüncelerinden sıyırdı. Güneş İmamöldüren kayasına doğru eğilmişti. Gölgeler uzamıştı. Yeni yayla boğazına karanlık bile çökmüştü. Havada soğumuştu biraz. Sigarasından son bir kez çekti. Yere attı. Kalktı, yemenisi ile iyice ezdi. Odun istifinin yanına gitti. Öküzleri Poyuduruğa koştu. Boşalan haralı dürdü ve çekime koydu, üzerine oturdu ve Çukurcaya doğru,
--�Gah� dedi.

Yaylaya yaklaştığında su geçidinde öküzlerini suladı. Yol çatından Çarşağa doğru yöneldi. Çarşak yaylanın hemen üst yanında küçük bir düzlüktü. Burada bir hafta öncesinden bıraktığı küyner sırıkları vardı. Dallarını temizlemiş, kabuklarını yonmuştu. Sal, seren ve özek yapacaktı. Sırıklara yaklaştıklarında,
--�Oha� dedi. Öküzler durdu. Çekimden indi. Öküzlerin yularlarından ön arabasını sırıkların önüne doğru çekti. Keleve kazıklarına doladığı zinciri çözdü. Sırıkların ucundan zincire bağlarken,
--�Eyice tepsermişle, yencelmişle� dedi kendi kendine.
Sırıklar kurumuştu. Uçlarından kaldırırken hafiflediklerini hissetmişti. Sırıkların başları havada duracak şekilde zincirin diğer ucunu da dingile bağladı. Yularları eline aldı. Yavaşça yaylaya doğru indi.

Hanife gelin bugün, kızlarıyla birlikte yayık döğmüş, yoğurt torbasını sıyırmış, çamların altında biraz yayla kadınları ile sohbet etmiş, yün eğirmişti. Şimdi ağılda inek sağıyordu. İnekler buzağılarını görmeyince sağdırmıyorlardı. Buzağıları, boyunlarından annelerinin hemen önlerine avlaya bağlıyordu.
--�Bereketli olsun Henife� dedi. İmamgilin Şerif yenge. Elinde heyce bir deynek vardı. Tokutmalara yaslanmıştı.
--�Hoş geldin� dedi Hanife başını hafifçe çevirerek.
--�Gıyy� diyerek devam etti Şerif yenge,
--�Benim göğinek gelmedi bu âşam, nellede galdıysa, daşolmıyasıca�
--�Gelü, gelü. U her âşam geç galu.� diye söylendi kayınnası Ayşe nene az öteden.

Kızlar çarşağın eteğindeki çamlarda salıncak biniyor maniler söylüyorlardı. Bazıları da yere oturmuşlar tentene örüyor, patiska biçiyordu. Çeyiz işleri erken yaşta başlıyor, birbiriyle yarış ediyorlardı sanki. Kimin çeyizi daha çok olacaktı?..Bazen birbirinin kulaklarına eğiliyor fıs fıs bir şeyler söylüyor, yüzleri kızarıyor, kahkahalarla gülüşüyorlardı. Belliki küçük masum dedikodular yapıyorlardı.
--�Gıyy imehan nelledesin? körolmıyasıca, âşam oldu� diye çığırınca Ömergilin Hevse yenge, Ümmühan yerinden fırladı. Çörtene doğru seyirtti. Ümmühan eve su götürmek için çörtene gelmişti. Su kaplarını çörtene bırakmış, kızların yanına oturuvermişti.
�Akşam oldu� lafını duyan diğer kızlarda yavaşça kalkıştılar.

Mustafa sabahleyin gânisi ile birlikte tangır tungur çarşağa doğru koşarken birden karşısında Keten Halil Amcayı görmüştü.
--�Abıca İbrahim nerde?� diye sordu.
--�Erecebinen açuk deriye doğru gittile,� dedi Keten Halil Amca. Sol koltuğunun altında kocaman bir dal parçasını tırıyordu. Sağ elindeki nacağı da baston gibi kullanarak yürürken destek alıyordu.
Mustafa, yaylanın alt tarafındaki yoldan aşağıda bulunan açık dereye doğru yöneldi. Burada, Hesmigilin Hamza, Hüseyin, Rıza, Kocamehmetgilin Mustafa, Hasan Hüseyin, Pösahmetgilin Emin, Recep, Seydahmet, Ümit, Keten Halilin İbrahim, Yağcıların Kenan, Tekkelilerin Kadir, Bilal gâniye biniyorlardı.
--�Eeenn eenn gaçılın yoldan�.
Gâniler, yukarıdan aşağıya dereye doğru çocukları taşıyordu. Çocuklar da aşağıdan yukarıya doğru gânileri. Fakat olsundu. Gânilerin üstünde hızla aşağıya inerken tattıkları zevk, onları fazlasıyla mutlu ediyordu.
Yukarıda yolun kenarında İmamgilin Mehmet, Ayhan, Hacıosmangilin Bayram, Arzıların Ali, Hetemin Ramazan, Mehmet Ali, Ereceplerin Adil, Recep aşık oynuyordu.
--�Bir iki üç dört deliye�
--�Akkız atmam lazım. Hadi akkız. Tüh be ikili geldi�

Güneş, Aktaş tepesinin arkasında kaybolmaktaydı. Yaylanın arnacındaki açık alanda bir çift göz, bütün olan biteni gözetliyordu. Bir ardıcı kendine siper edinmişti boz canavar. Kulaklarını dikmiş, kuyruğunu kısmış yaylayı seyrediyordu. Bu yıl hiç kısmeti olmamıştı yayladan. Bir keresinde dere kenarında yayılan buzağılara saldırmış, Baddaş adındaki davar köpeği Tepe gölcüğün arkalarına kadar kovalamıştı kendisini. Canını zor kurtarmıştı. Yaylada göç telaşı vardı. Birkaç gün içinde buraları kendisine kalacaktı. O zaman yaylaya inecek, evlerin etrafını tek tek dolaşacaktı. Köpekler sunmaya başladılar. Ters esen rüzgar kokusunu yaylaya kadar götürmüştü. Köpeklerin sesleri yaklaşmaya başlayınca gerisin geriye döndü. Ormanın içine doğru seyirdip gitti.

GÖÇ

Hava zifiri karanlık. Ay yok. Yıldız bile yok. Ortalık çok sessiz. Sessizliği ara sıra esen rüzgarın salladığı çamların dalları bozuyordu. Birde çörtenin sesi.

Yaylada, aniden oradan buradan ışıklar çıkmaya, dönüşmeye başladı. Kimi cılız, kimi parlak. Sanki sözleşmişler gibi. Sanki herkes aynı anda çıkışmıştı kapılardan. Işıklardan, değişen ev siluetleri beliriyor, kayboluyordu. Her evin önünde bir öküz arabası vardı. Salları serenleri bembeyazdı. Ara sıra vuran ışıklardan beyazlıkları sırıtıyordu. Bazıları gaz fenerini bir yere asmış, bazısı pilli el fenerini bir yerlere dayamış, kimisi de elinde koşturuyordu. Herkes bir telaş içinde bir şeyle uğraşıyordu. Bu gün göç günüydü.

Sessizlik bozuldu. İnsan sesleri, kuzu, koyun, inek, buzağı, tavuk, kaz sesleri ortalığı kapladı. Hele o kaz sesleri�, �graak graak� gürültüleriyle diğer bütün sesleri bastırıyordu.

Odunlar akşamdan arabalara yüklenmişti. Düzgün tarafları  sal içine, budaklı olanları da arabanın arkasına doğru yüklenmişti. Tabiî ki en altta yapı ve onarım işlerinde kullanılmak için bir iki tane düzgün ağaç mutlaka olurdu. Bunların yanında, soba ve boruları, yoğurt torbası, yayık da arabaya düzgünce yerleştirilmişti. Evde sadece yataklar, yastıklar, yorganlar ve kahvaltılıklar kalmıştı. Şimdi tavuklar, civcivler, yürüyemeyen küçük buzağılar büyük selelere, sandıklara konuluyordu. Üzerleri bezle örtülüyor, kenarlarından urganla sıkıca bağlanıyordu. Tamamlanan, arabaya düzgünce yerleştiriliyordu. Yataklar, yastıklar ve yorganlar, varsa beşikler en üste konulacaktı. Evin küçük çocuklarına bu yatakların arasında yer yapılacaktı.

Yayladan ilk önce koyun sürüleri ayrılırdı. Sonra sığırlar, sonra kazlar en son göç arabaları. Sanki bir hız ayarlaması vardı bu sıralamada. Hava alaca karanlık. Yakınlar gözle seçilebilir olmuştu. Etraftaki dağlar sisten dumandan görünmüyordu. Koyun sürülerinin öncüsü Kızıl inişe varmıştı. Ardından diğer sürüler sıralanmıştı. Köpekler çobanların elinde bağlıydı. Aşağı yayla civarlarında yoldan ayrılıp ormana çıktıklarında salınacaklardı. Koyun sürüleri göç yolu olarak, Kayallı (Kaya Avlu) dan sonra Aşağı yayla sırt yolunu kullanırlardı. Daha önceden göç yapan yaşlı hayvanlar en öne geçeler, ötekilere öncü olurlardı. Şimdi sığırlar indiriliyordu yola. İneklerin memelerine taze kemre sürülmüştü. Yanlarında gidecek olan buzağıları emmesinler diye. Daha önce göçmeyen, buzağıları arabayla gidecek olan ham düğeler aksilik ediyordu. Sürüden gerisin geriye eve doğru koşuyorlar, evin etrafında fır dönüyorlardı.
--�Höşt, hööşt�
--�Geh gızım meh, meh�
--�Gıyy şu ineği çöğür, bızasını arıyo ermiyesice�
Her sürücünün elinde deynek vardı. Hava soğuk olduğundan sırtlarına hırka, gocuk almışlardı. Şemsiye alanlarda vardı. Yol boyunca yenilecek azıklar boyunlara asılmış çantalardaydı, yada eski cemberler ile bele sarılmıştı. İçinde göç kömeci vardı. Bu kömeç, sadece göç zamanlarında yapılırdı. Yapımı da özeldi. Yanında haşlanmış yumurta, domates, saçaklı soğan, keş. Göç kömecinin bir kenarından, kabuğu dairemsi kesilerek kapak açılır, içine tereyağı konulurdu. Yağ kömecin içine iyice siner, yenmesine doyum olmazdı.

Sığırların hemen arkasından kazlar yola indiriliyordu. Daha önceden göç etmiş anaç kazlar, göç zamanı yaklaştığı günlerde kendi başlarına göç etme teşebbüslerinde bulunurdu. Bu kazlar, Çadırlardan, Düğer yaylalarından bulunup geri getiriliyordu. Tekrar kaçmasınlar diye ayaklarına küyner pürü bağlanırdı. Pürler ayaklarından şimdi çözülmüştü. Hafifleyen kazlar sevinçten midir nedendir kanatlarını açarlar avazı çıktığı kadar bağırarak zıplayıp dururlardı. Hızını alamayarak uçup gidenlerde açık derelerden toplanırdı. Diğer kazlar ile karışmasın diye kanatlarına, ayaklarına renkli palalar bağlanırdı.
Son kaz sürüsü de yayladan ayrıldığında gürültü bitmişti. Yataklar, yorganlar, yastıklarda yüklenmişti göç arabasına. Urganlar ile sıkıca dolanıp sarmalanmıştı. Kapılar arkalarından tırkızlanmıştı. Son bir kez daha evlerin etrafı kolaçan edildi.. Arabaların sağına, soluna, ardına baktılar. Kırık çıkık bir şey yoktu. Tekerlekler yağlanmıştı. Eksiği gediği olmadığını gören öküzlerini koşuyor, arabasını yola indirip bekliyordu.
--�Gomşula herkes tamam mı?�
--�Tamam, tamam�
Cemali, Şerafettin ve Hüseyin amcalar yol kenarında yüksekçe bir yere çıktılar. Kur'an okudular. Tekbir getirildi. Dualar okundu, âmin denildi.
--�Ullar olsun gomşula. Allah sağlık, selamet versin.�
--�Allaha ısmarladuk yayla, Allaha ısmarladuk ulu dağla�
Yularlar poyuduruklara asıldı. Aladağlar, köye doğru araba gıcırtılarıyla, �gah � sesleriyle bir kez daha inledi.

Son göç arabası da gözden kaybolduğunda, dağlardaki sis yaylanın içine çöktü. Evler, sahiplerinin arkasından dönüp bakamıyordu doğası gereği, ama hüzünlüydüler sanki. Şapkalarını yüzüne eğmiş, hüzünlerini gizleyen insanlar gibiydiler, sislerin arasında.

*****

GÖÇ YOLU

Her ayrılık hüzünlüdür. İnsanların ağzını bıçak açmıyor. Kuşlar bile susmuş. Yaylaya gelirlerken kuşlar nasılda ötüşüyordu. Sanki her ağaçta bir kuş, hoş geldin merasimi gibi çeşit çeşit öterdi. Yine her ağaçta bir kuş var ama sessiz, hüzünle göç arabalarını seyrediyorlar. Hele bir yer vardı ki aşikare ağlıyordu. Hıckıra hıckıra, avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Belki Allah, bu şekilde yazmıştı kaderini. Belki de bu şekilde ağlamasını emretmişti Allah� Kızıl iniş...
Yaylanın hemen alt tarafında, yolun en meşaggatli yeri. Yine ağlıyordu. Her araba, inişin başına gelince dururdu. Arka tekerleklerinden birisi epsütlerinden arka dingile zencir ile bağlanırdı. Yokuş aşağı tekerlek dönmeyecekti. Bir tür fren, araba aşağı doğru öküzleri sürüklemesin diye. Dönmeyen tekerlek tırınırken, etrafındaki demir çember taşlara sürttükçe gürültülü sesler çıkarırdı. İşte bu sesler vadi boyunca yankılanıyor, uzaktan uzağa ağlama sesini andırıyordu.

Kızıl inişten sonra yol, eğrice deresi boyunca gidiyordu. Yukarı düğer köyüne kadar. Yolun belirli mesafelerinde isimlendirilmiş mekânları vardı.
�İki oluklar�
�Araba Beyliyen�
�Cicili Küyner�
�Çadırlar�
�Baloğlu Köprüsü�
�Kayallı�� Düğer yaylaları ve sonrasında başka isimlendirilmiş yerler vardı. Çadırlardan sonra yol düzgünleşiyordu. Buradan itibaren sürücüler arabaların çekimlerine binebilirdi.

Yol boyunca küçük büyük kazalar olurdu. Bu kazaların en korkulanı da dingil kırılmasıydı. Araba beyliyeni denilen yerde böyle bir kaza vardı. Sezai amcanın arabasının dingili kırılmıştı. Göç konvoyunun arkalarında bir yerdeydi. Kötü haber en öndeki arabaya kadar ulaştı. Hepsi durdu. Öküzler poyunduruktan çıkarıldı. Yularlarından arabanın çekimlerine bağlandı. Herkes kaza yerine geldi. Zaman, yardımlaşma zamanı.
--�Geçmiş oldun Sezai abıca� diyenler,
--�Gazan mübarek olsun, nası becerdin?� diye olayı hafife alanlarda vardı.
Sezai amca pek sakin bir insan değildi. Mahsustan sinirlendirmek için damarına basılırdı. Bu hengamede kendisiyle şaka edenleri buldu, kovaladı. Yakaladığına öğrendeyi vurdu. Zaten canı burnundaydı. Çolak Mehmet, Çolak Ali, Erük Mehmet yalvar yakar ellerine sarıldılar, zor durdurdular Sezai amcayı. Ustalar işe koyulmuştu. Arzıların Mehmet Emin amca, kolundan eksik etmediği keskin nacağı ile yol kenarından uygun kalınlıkta bir küyner kesmiş getirmişti. Diğerleri manivela ile dingili kaldırdılar. Altına direcen koydular. Kırık dingil parçası alındı. Buraya küynerden parça ilave edildi. Yağlandı. Tekerleği takıldı. Köye kadar bu şekilde idare edecekti. Fazla yük binmemesi için göçün çoğu yakın arabalara taşındı. Köyde kara ağaçtan yeni dingil yapılacaktı. Herkes arabasına gitti. Öküzler koşuldu. Göç konvoyu,  yoluna çadırlara doğru devam etti.

Çadırlar, bir zamanlar köyün yerleşim yeriymiş. Kalıntılar halen mevcut. Burdaki evler, büyük bir ağacın altına yapılırmış. Evlerin kenarları yani duvarları, taşlar ile iptidai şekide örülürmüş. Harçsız örülen bu duvarlara çakıl deniliyor. Çakılların üzeri yani tavan, kalınca küyner pürüyle örtülürmüş.  Kalıcı olmadığından, her yıl bu iş tekrarlanırmış. Toprak zemin üzerine çul minder, pöstü serilirmiş. Çadır girişleri kalınca kilim veya  hayvan derisi ile kapatılırmış. Kapı girişlerinin hemen sağında ocak başı varmış. Ocak başının üstü, duman çıkması için açık bırakılırmış. Şimdi ev çakıllarının içinde otlar, hatta ağaçlar büyümüş. Zaten bir çoğu yıkılmış, toprağa karışmış.

Yayladan göç eden bir koyun sürüsü, çakılların arasında yayılıyordu. Aslında iki sürü vardı. Birbirine karışmıştı. Hesmigilin Hüseyin ve Pösahmetgilin Mustafa'nın sürüleriydi. Biraz mola vermişlerdi. Mustafa derede yer savıyordu. Hüseyin göç kömecinin tadına bakıyordu. İlk önce,
--"Burdan balık malık çıkmaz" diyen Hüseyin, şimdi dere kenarından topraklı çimen yolmaya başladı. Birlikte suyun yolunu çevirdiler. Beriki savakta su azalır azalmaz, bir şakırtı koptu. Büyük yaslı taşların altından "Şlap şlap" sesleri gelmeye başladı. Heyacanla koştular. Taşların altına ellerini soktular.
--"Aboo balık kaynıyo burası",
--"Vay anam vay be." Balıkları avuçları almıyordu. Elini çıkaran 2-3 balıkla çıkarıyordu. Hasılatın sonunda epey balık tutmuşlardı. Bunların sadece üç tanesi alabalıktı. Gerisi "oy bekiri" adıyla bilinen balıktı. Alabalık kadar lezzetliydiler.

Alabalık; çok güzel bir balıktır. Derisinde kırmızı, ve siyah benekleri vardır. Yüzgeçlerinin uçları da kırmızıdır. Lezzetli bir balıktır. Beyaz ve dolgun eti vardır. Kılçığı etin içinde olmaz. Bu nedenle et, kılçıksız olarak rahatça alınır, emniyetle yenir.  Cins bir balıktır. Oksijeni bol ve soğuk sularda yaşar. İnsan vücudunun herhangi bir yerine sarıldığı zaman, vücut tarafından kılçıkları kalıncaya kadar emilir. Dişi balık, yumurtlayacağı yeri iki-üç yılda tespit eder. Sahiplendiği ve güvenli bulduğu göletteki taşların altına yumurtalarını özenle yapıştırır. Sonra erkek balık gelir ve bu yumurtaları döller. Eğer bir balığın göletine herhangi bir saldırı olursa, (taş veya ağ ile) balık yânıkır.  Yeni ve güvenli bir yuva aramaya başlar. Bu süre zarfında yumurtalarını suya bırakır. Milyonlarca yumurta telef olur. Ağ ile avlanmak; ağu, kireç gibi zararlı avlanma biçimlerinden daha da tehlikelidir. Zaten kanunlarımız,  iç sularda ağ ile balık avlanılmasını dört mevsim yasaklamıştır. Allahın, bizlere güzel bir hediyesi olan bu balıkları korumamız gerekiyor.

Bir gün yayla yolunda durup, kenardaki bir taşa oturun. Temiz havayı derin derin içinize çekin. Çam ağaçları arasında dolanıp giden yola bakın ve düşünün. Belki size de  şöyle birşeyler söylediğini hissedebilirsiniz.

YAYLA YOLU

BEN BİR YAYLA YOLUYUM,
OKU, BAK NELERLE DOLUYUM:

BİR PATİKAYDI ÇOCUKLUĞUM.
GEYİKLER İLE BAŞLADI,
İLK YOLCULUĞUM.

OVALARI, DAĞLARI AŞTIM.
YÜKSEK KAYALARIN,
ETRAFINI DOLAŞTIM.

DERELER BENİM İÇİN ENGELDİ.
PÜSKÜLLÜ ULU ÇAMLAR,
GEÇSİN DİYE, ÖNÜMDE EĞİLDİ.

KIŞ GELDİ, ÖRTTÜM ÜZERİMİ.
BEMBEYAZ KARLAR İLE,
SİLDİM, BÜTÜN İZLERİMİ.

BAHARDA SÜSLENDİM,
KIRMIZI, MOR, SARI ÇİÇEK.
GİDENLER, NEŞEYLE GELECEK.

BİR GÜN İNSAN İLE BULUŞTUM
SÖYLEDİĞİ TÜRKÜDEN,
ÇOK MUTLU OLMUŞTUM

BİR YERLERE, GİTTİ GELDİ.
YÜRÜDÜ, KOŞTU, YORULDU,
YANI BAŞIMDA DİNLENDİ.

BİRDİ, ÜÇ OLDU, BEŞ OLDU.
İNCECİK BEDENİM
BAZEN İNSANLA DOLDU.

BİRLİKTE YÜRÜSÜNLER
DİYE GENİŞLEDİM
KENARIMI, NAKIŞ GİBİ İŞLEDİM

ULAŞMALARI İÇİN EVLERİNE,
YORULMASINLAR DİYE,
YILGALAR SUNDUM HEDİYE. (*)

ŞİMDİ BİR YAYLA YOLUYUM.
ARTIK HER ZAMAN,
HAYAT DOLUYUM.

(*)YILGA: YABANİ AT

(...)
Mustafa YILMAZ (Y.Sayık2007©mustaffy©)

(...)

Mustafa YILMAZ (Y.Sayık2007©mustaffy©)
Bilemediğiniz sözcükler için: www.dortdivan.somee.com "Dörtdivanca" sayfasına bakınız.


Görüntüleme sayısı: 2254

Yorumlar (3)
1. 09-11-2007 15:39
 
çok güzel tam bizim köy konuşması.....
Kayıtlı
 
haticeunal
2. 24-12-2007 15:02
 
çok güldüm ya cidden çok matrak olmuş bu sayfa özellikle :grin
Misafir
 
bbbbbb
3. 18-06-2009 10:29
 
yok
nullayyy çok komik olmuş yazanların elerine sağlıkkkknull :grin :grin :grin :grin :grin
Misafir
 

Yorum yaz
  • Lütfen yorumunuzun yazının konusu ile alakalı olmasına dikkat edin.
  • Kişisel hakaret içeren yorumlar silinecektir.
  • Reklam amaçlı yorumlar silinecektir.
  • 'Gönder' düğmesine basmadan önce yeni bir güvenlik kodu üretmek için tarayıcınızın *Yenile* düğmesine basın.
  • Yukarıdaki durum yanlış güvenlik kodu girildiği durumlarda geçerlidir.
İsim:
E-posta:
Web sayfası:
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Güvenlik kodu:* Code
Ek yorumlar konusunda bana e-posta aracılığı ile ulaşılmasını istiyorum.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4